Söz

Hobi,Elişleri,Gezi,Doğa,Yaşam,Sanat
Hobby,Handmade,Travel,Nature,Life,Art

HAYATIN CEPLERİNİ BİR SİLKELEYİN HELE,
NELER DÜŞECEĞİNİ BİLEMEZSİNİZ !

10.06.2013

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

SİNEM
Ben İstanbul'a İzmir'den gelmiştim. Bu yüzden bu şehri ne kadar sevsem de hep bir parça yabancı hissettiğimi itiraf etmeliyim. Ama son bir haftadır ilk defa kendimi yabancı olmadığım bir şehirde buldum. Gezi Parkı'na gidin. Orada artık polis (en azından üniformalı) yok. Bu ne demek biliyor musunuz, şimdi orada herkes birbirinden sorumlu. Zaten tam olarak bu yüzden şu anda bence İstanbul'da en güvende olacağınız yer orası. Önceleri öteki sayılan kim olursanız olun şimdi Gezi Parkı'nda hoş karşılanacaksınız. Eşcinsel ya da transseksüelseniz burada dışlanmayacak, hakarete uğramayacaksınız. Bir kadınsanız tacize uğrama korkusu olmadan istediğiniz gibi giyinebilecek ve hareket edebileceksiniz. Liseli bir çocuksanız kimse size "sen sus, anlamazsın" demeyecek. Başörtülüyseniz ya da bayrak açıyorsanız kimse size "sen gelme, uzak dur" demeyecek. Dedikodulara kanmayın, herkesin tek yaptığı bir ihtiyacınız olup olmadığını sormak ve size yardım etmek olacak.

Her tür sivil toplumu kuruluşuna, her mesaja ve her düşünceye eşit yer var şu anda Gezi Parkı'nda. Herkes kendi derdini anlatıyor ama aynı amaç için birleşiyor. Ağaçlara başta Abdullah Cömert olmak üzere bugüne dek devlet terörü sonucu hayatını kaybetmiş kişilerin ismi verilmiş. Bugüne kadar Türkiye'de canı yanmış hiçbir kimsenin ve topluluğun adının görmezden gelinmediğini söyleyebilirim. Hiçbir grubun dertleri yok sayılmıyor. Burada toplanan gençler aslında ihtiyaç sahibi olan kendileri olmalarına rağmen oraya gittiğinizde size yemek ikram ediyor, gazdan etkilenirseniz ilaçlar ve maskelerle ilk onlar yardımınıza koşuyor. LGBTT üyeleri mor sprey boyalarıyla duvarlardaki cinsiyetçi küfürleri siliyor. TGB'liler ağaçları bayraklarla çiçek açtırıyor. Antikapitalist Müslümanlar her zamanki gibi flamalarıyla aynı yerlerini koruyor, Nor Zartonk ve kadın platformlarıyla yan yana direniyorlar. Dün gece meydan tarafında halay çekilirken, parkın içlerinde küçük bir grup tango yapıyordu. Eyleme önceki günlerde katılan lise örgütlenmelerinden çocuklar sürekli ortalığı topluyor, elinizde bir çöp gördükleri anda torbalarıyla koşup yere atmanıza bile fırsat vermiyorlardı. Öyle güzel çocuklar görüyorum ki her gün orada, o yaştaki kendi halimden utanıyorum.
Medyanın alanın şen şakrak anlarını çekip, gece geç saatlerde olanları göstermemesine kanmayın. Her şey o kadar da güllük gülistanlık değil. Gece geç saatte mutlaka bir mazeret çıkarılıp barikatlara saldırılıyor. Dün gece 01.30 sularında henüz sakinken barikat tarafına indik. Gezi parkının "herkesin" olarak kalabilmesi için bir sürü genç orada nöbetteydi. Bu arada kimse heveslenmesin, aralarına dışardan gönderilen adamların polise taş atamaması için ellerinden geleni yapıyorlar. Çocuklar zehir gibi valla sayın başbakan, yemiyorlar! Biz gittiğimizde polisten bir saldırı gelmediği için bekleme halindeydiler. Sakin bir gece olmasını umuyorlardı. Barikatta bile liseli kızlar ellerinde çöp torbalarıyla en küçük parçaya kadar çöpleri toplayıp ortalığı temizliyordu. Çapulcu, marjinal dedikleri bu çocuklar ilk barikattan patlama sesleri geldiğinde bile bu işi bırakmadılar ve ciddiyetle çalışmaya devam ettiler. Seslerden kısa süre sonra koşarak gelenler oldu. Polis bize taş atıldı deyip yine saldırmaya başlamış. Pantolonu yırtılmış bir çocuğa iyi olup olmadığını sordum, polisler kovaladığında korkudan barikata tırmanıp kaçmaya çalışırken bacağına demir girdiğini söyledi. Telaşla " Gel revire çık pansuman yapsınlar" dediğimdeyse, gülümseyip "Nefes aldığımız sürece sorun yok be abla" dedi. Sesler yaklaştığı ve ben gaz karşısında pek de dayanıklı olmadığım için eşim parka çıkmamı istedi. Parkta az önce kız arkadaşıyla oturmuş şarkı söyleyen gençler, saldırı olduğunu duydukları anda yerlerinden kalkıyor, bir an bile tereddüt etmeden gaz maskelerini takıp barikata yardıma koşuyorlardı.
Sonrasında beklenen oldu, barikatlara o kadar yoğun gaz atılmıştı ki park bir anda zehirli duman altında kaldı. Megafonlardan maske takma anonsu yapıldı. Az önce şarkı söylenip, halay çekilen parkta feryatlar duyuldu. Gönüllüler ellerinde solüsyonlar ve maskelerle herkesin yanına koşup yardım etmeye başladılar. Direnişçiler hiçbir yere gitmedi, biraz toparlanır toparlanmaz yeniden seslenmeye devam ettiler: "Faşizme karşı omuz omuza!" Gazdan etkilenenler ve yaralılar gelmeye başladı. Revirden süt dağıtmaya çıktım, doktorlar her yere koşmaya çalışıyordu. "Nefes aldığımız sürece sorun yok" , iyi de saldırı altında nefes alamıyor ki bu çocuklar! Gazdan etkilenmiş perişan halde bir kız gördüm, ona da süt vermek istedim. "Ben astım ilacımı aldım, şimdi iyi olurum, sütü lazım olanlara verin" dedi. Başka bir kız bayıldı, tıp öğrencileri yanına koştu. Evlerimizin bu kadar yakınında vicdanı olan kimsenin kayıtsız kalamayacağı sahneler yaşandı yine.
Bu kadar büyük bir değişimin sorumluluğunu gencecik çocuklarımızın, kardeşlerimizin üzerine yıkıp kenardan seyredemeyiz. Evet, onlar gönüllü, hareketlerini çok başarılı bir şekilde, akıllıca idare ediyor ve canla başla çalışıyor ama bu fedakarlıkları sadece onların yüklenmesini isteyemeyiz. Lütfen onları imkanınız ölçüsünde gece de yalnız bırakmayın. En azından ihtiyaç malzemesi sağlayarak oradaki zor durumlarını biraz olsun hafifletmeye çalışın. Biz bugüne kadar bir kenarda şikayet edip durduk, onlar hem ayağa kalktı hem de hepimizi ayağa kaldırdılar.
https://www.facebook.com/photo.php?v=10151606714993851

MERVE
Cumartesi
Abdullah Cömert için Sevgiyle,

Bugün yine yeni bir gün ve artık Türkiye devletinin siyasi tarihi içinde yaşadığı sayısız kaotik dönüm noktalarından birine tanıklık eden, önüne geçilmez bir dürtü ile kendi öz/bireysel haklarını savunmaya gayret gösteren, Selçuk Uygur ve yüzlercesi gibi fiziksel ya da psikolojik iktidar öfkesi altında sesini duyurmaya çalışan genç jenerasyon olarak şu anda ne kadar önemli bir yol kattetiğimizin farkına varmak ve bundan sonra neler yapabileceğimize dair düşünce dünyamızı zenginleştirmek hiç zor değil.

Her ne kadar bugüne dek devlet tarihinde 3 askeri darbeyi arkasında bırakmış arasında ailelerimizin, sevdiklerimizin de olduğu bir toplumun acı, işkence, umutsuzluk ve çaresizlik öyküsünü çoğunlukla edilgen kulaklarla dinlemiş olsak ve bilinçaltımızda muhtıralar, siyasi yasaklar, tutuklanmalar, gözaltılar, ölümler, idamlar ve bugün bizi antidemokratik bir düzenle buluşturmak üzere yıllar boyu tohumu atılmış sayısız ayıbı taşıyorsak da bugün 27 Mayıs 2013'de başlayan Gezi Parkı direnişi ile 27 Mayıs 1960'dakine hiç benzemeyen tertemiz, masum ve içinde sevgi taşıyan bir gerçekliğe adım attık.

Şimdi merkez sahnede biz duruyoruz. Kendini anlamlandırmaya gayret eden; özgürlüklerini, bireysel haklarını savunmaya çalışan bir nesil olarak sahne bizim.

Gezi Parkı direnişinin başladığı ilk günden bu yana direnişte gövdesini, ruhunu, zihnini ortaya koymuş isyanı yoğun fakat fiziksel tepkisi acemi direnişçiler olarak bir sürü deneyimle yüzleştik ve yüzleşiyoruz.

Bugün Gezi Parkı'nda devlet hegemonyası altında bizi overdose duyarsızlığa davet ederek kör ve dilsiz kılmaya çalışan medyayla yüzleşiyoruz,

Emniyet güçlerinin amir alkışları için android duyargalarla canımızı yakarak silahlarını zafer içinde havaya kaldırmalarıyla yüzleşiyoruz,

9 yaşındaki çocuklara kıyasla daha dar bir görüş alanına sahip ikiyüzlü siyasi liderlerin koltuklarını kaybetme anksiyetesinden hareketle savurduğu hakaretleriyle, tehditleriyle, kaba kuvvetleriyle ve kutuplaştırma hedefli tahrik operasyonlarıyla yüzleşiyoruz,

Toplumun barışçıl bir gerçeklikle nefes almasını istemediği için sahte, kötücül, içi boş argümanlarla boy gösteren provokatörlerin karşısında dimdik durmanın gerekliliğiyle yüzleşiyoruz,

Kadınların yalnızca gecikmiş, ihmal edilmiş kanunlar ve yasa tasarıları tarafından korumasız bırakılarak cinayet karelerinde ya da varoluşlarının tek haklı açıklamasının doğurganlıkları olduğunu empoze eden iktidar zihniyeti beklentisiyle doğumhanelerde değil; emniyet güçlerinin araçlarına karşı kendi cinayetine yürüyebilecek "eril" cesarete sahip olduğuyla yüzleşiyoruz,

Reyhanlı, Uludere, Hopa, Bilge Köyü, Van gibi hukuksuzluk ve katliam bayraklarının göndere yükseldiği gökyüzünün hepimizin baktığı mavi olduğuyla yüzleşiyoruz,

Ankara'da, Antakya'da, Adana'da, Tunceli'de, İzmir'de, Antalya'da, Bursa'da ve birçok ilde meydanlara, sokaklara çıkan ve adalet isteyen kalp atışlarıyla yüzleşiyoruz,

İhtiyacımız olan tüm saf yaşamı kucağında taşıdığı halde kasalarda dönen milyar dolarların gelir mağduru edilmiş doğanın ve ekosistemin ağır seyreden bunalımıyla yüzleşiyoruz,

Farklı din, dil, etnik köken, millet, cinsel yönelim, anlayış ve kimliğe sahip bireylerin birbirini tevazu ve derin bir saygı ile sahiplenebildiğiyle yüzleşiyoruz,

Kendi çocuklarının tabaklarındakiler eksilmesin diye liderine biat eden sayısız parti mensubunun halkın çocuklarına söylediği yalanlarla yüzleşiyoruz,

Otonomileşmenin, hiyerarşiyi reddetmenin, paylaşabilmenin, kültürel soykırıma hayır demenin kutsallığıyla yüzleşiyoruz,

Ailelerimizin gözlerimizin içine cesaret aşılayan ve "Başarabilirsiniz" diye bakan gözleriyle yüzleşiyoruz,

-ist demenin, -ci demenin, -daş demenin tarihin dil sürçmesi olduğuyla yüzleşiyoruz.

Yüzleşmeler bizi büyütüyor, yüzleşmeler bizi yeni sorulara yönlendiriyor, yüzleşmeler artık uykuya dalmanın, yemek yemenin, tüketmenin eskisi kadar kolay olmayacağını fısıldıyor.

"Dünyada bir bahçedeki "laleler" gibi olmaya, güzel görünmeye ve hiçbir şeye yaramamaya nasıl razı olabilirsin?" diye soruyor. İngiliz filozof Mary Astell.

Bugün 8 Haziran 2013, Gezi Parkı direnişinin 12. günü. Bugün de parka gidiyoruz.
Hiçbir şeye yaramamaya razı olamayız biz. Hadi sen de meydanına çık, pencerene çık, direnişe çık.

Anneni yanına al, sevgilini, kız kardeşini, çocuklarını.

Sevgisizliği linç etmek için GEL.

Hiç yorum yok :